Gündem

Abidin Dino kimdir

Spread the love

Abidin Dino, çok yönlü bir kültür adamıydı. Elleriyüklüydü. Fırçaya, kaleme her dokunuşu ayrı bir sanattı. Hayatının merkezine çocukluğundan bu yana sanatı almış, kalbinde bıraktığı boşluğu dave ölümsüz aşkı Güzin ile doldurmuştu. Memleket hasretini, aşk ve sanatla yoğurmuştu. Her ne kadar dışarıdan pek çok etken olsa da, hayatı onun seçimiydi ve benceda öldü. Kalbinisunduğu kadınla birbirlerini çoketmişti.

Dünyaya geliş sebebini de, her kalbe nasip olmayan gerçek aşkı da zamanından çok önce bulmuş, bu şansını sıkı sıkı avuçlarında kavramış, hiçbir yorgunluk anında da vazgeçmemişti.

İyi ki…

Çocukluğu

Abidin, 23 Mart 1913’te, İstanbul’da Saffet Gaziturhan ve Rasih Dino çiftinin beşinci veçocukları olarak dünyaya geldi; Ali, Arif, Ahmet ve Leyla’dan sonra. Dedesi Abidin Paşa, onun dünyaya gelişinden 30 yıl öncesinde Adana Valisi’ydi. Babası Rasih Bey, Divan-ı Muhasebat Müdürü idi. Annesi Saffet Hanım ise, özellikleve müzik ile alakalıydı. Ailenin Türkiye’de süren yaşamı, hayatın getirdiği mecburiyetlerledışınagöçle belirsiz bir süreliğine sonlandı.

Aile, İsviçre’de Cenevre’ye yerleştiğinde Abidin henüz 6 aylıktı. Hayatının büyük bir kısmını da burada geçirecekti. Evet, şupek çok şeyin farkında olamayacak kadar küçüktü. Ancak bir şeylerin ayırdına varmaya, hayatı öğrenmeye başladığında galiba ilk evvela renkleri öğrenmiş olacak ki, çocukluk hafızasında en çok Cenevre’nin pastel renkleri yer edecekti. İşte bu izden yola çıkıp yıllar sonra çocukluğundan bahsederken sarf edeceği cümleler arasında şunlar da vardı:

“İsviçre’nin kışı başka, yazı başka güzel. Kışın bembeyaz, gıcır gıcır bir kar dünyayı kaplamış; yazın her tarafta alabildiğine yemyeşil otlar, rengârenk çiçekler fışkırır, Leman Gölü ise yaz kış mavi ile yeşil arası”.

Bu arada Dino ailesinin göçünden bir yıl sonra da I. Dünya Savaşı patlak verdi. Savaş, Abidin’in bebek yaşlarını gölge bırakacak kadar yakalamıştı. Yıllar yıllar sonra yaşamını anlattığı “Kısa Hayat Öyküm”de düşen bu gölgeyi işte şu cümleler çıkarıyordu gün yüzüne:

“Hepsi iyi, hepsi güzel de, bu parlak görüntünün arkasında bir felaketinolduğunu sezinlemekte gecikmiyorum. Biraz karışık da olsa, durumu az buçuk anlıyor olmalıyım. İsviçre, daha doğrusu Cenevre, korkunç bir fırtınanın ortasında bir sal, bir sığınak. Çepeçevre ölesiye bir dünya savaşı sürüyor. Oluk oluk kanların aktığı bu Birinci Dünya boğazlaşmasında, Türkiye, Almanya’dan yana ve felaketten felakete sürükleniyor. Büyük salonda, küçük salonda, kütüphanede,odasında hep o felaketten konuşuluyor alçak kademeli seslerle”.

İsviçre’de 6 yıl yaşadılar ve Paris’e geçtiler. Ancak Cumhuriyetedildikten 2 yıl sonra dönebildiler ülkelerine.

Eğitim hayatı

1925’te İstanbul’a yerleştiler. Doğduğu, ancak lezzetini bilmediği topraklaradönmüştü Abidin. Robert Koleji’nde eğitim almaya başladı. Zaten görüp görebileceğiokul da burası olacaktı. Önce babası Rasih Beyi, ardından da çok geçmeden annesi Saffet Hanım’ı yitiren Abidin’in sanata olan düşkünlüğü günden güne arttı ve bir gün yaşına, boyuna bakmadan o radikal kararı verdi: Okulu bırakacak ve resim yapacaktı. Başka hiçbir şeyeduymadığına karar verecek kadar zekiydi. Özellikle şair abisi Arif Dino’nun da desteğinden aldığı güçle koyuldu yola…

Abisinin de desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. Minyatür ve hat sanatının yeri bir başkaydı. Kütüphane kütüphane dolaşıp ihtiyacı olan ne kadar şey varsa öğrenmenin peşine düştü; binlerce minyatür inceledi, her bir satıra aşkla dokundu.

(Sağda Fikret Mualla ile)

Profesyonelliğe doğru ilk adımlar

Abidin’in ışığı kendinden başlayarak dünyayı aydınlatmaya yetebilirdi kuşkusuz. 1931’de, 18’inde gencecik bir delikanlıyken Fikret Adil yönetimindeki Artist Dergisi’nde ilkyazı ve resimleri yayımlanan Abidin,aynı yıl Nazım Hikmet’in “Sesini Kaybeden Şehir” ve 1932’de de, “Bir Ölü Evi” kitaplarının kapak resimlerini çizdi. Bunlar, Abidin’in resimlediği kitaplardı. Gencecikti ve çevresi onu artık bir ressam olarak görüyordu. Yalan değildi, kendisi de böyle hissediyordu.

Bu sırada Nazım ile de ömürlük dostlukları başladı. Onunla tanışmalarını yıllar sonra şöyle anlatacaktı:  “Nâzım’ı tanıdığımda ben çiçeği burnunda bir karikatürist olarak çalışıyorum bir gazetede. Nâzım ise aynı gazetede düzeltmen olarak çalışıyordu. İkimiz de hayatımızı kazanmak için bu işleri yapıyorduk. Nâzım, Moskova’da fütürist ve konstrüktivist ressamların yapıtlarını görmüştü. Benim çizdiklerimi ilginç bulduğunu söylüyordu”.

Ayrıca bu yıllardaki çizimleri hakkında da şu cümleleri saf edecekti:

“1930’lu yıllarda esrar tekkeleri hala açıktı. Bunlara ger­çekten tekke denirdi, dinsel hiçbir yanı olmadığı halde. Belki yalnızca bir ritüelleri olduğu için. O tekkelere gidiyorum ya esrar çekmekten çok o dünyayı tanımak, o insanları çizmek için. O sırada yüzlerce desen çizdim”.

Sıradaki Haberi Oku  Bensu Soral kimdir? Bensu Soral kaç yaşında, nereli?

Kimileri ilk dönem resimlerini sürrealist olarak değerlendirse de, kendisi çok yorum içeren, biçimde abartılı, soyutla somut arası olarak tanımlıyordu. Bir yandan sanatını icra ederken, bir yandan da onu geliştirme ve yayma çabasına düşmüştü. Bu amaç etrafında toplanan, içlerinde Elif Naci, Nurullah Berk, Zeki Faik İzler, Cemal Tollu ve Zühtü Müridoğlu’nun bulunduğu grubun 1933’te kurduğu “D Grubu” adlı sanat grubunun kurucularından biri de Abidin Dino idi. Grubun adının Latin alfabesindeki dördüncü harfin olması, Nurullah Berk’in önerisiydi. Onlar, düşünce yanı ağır basan resimler yapmak, Batı’nın çağdaş akımlarıyla kıyaslanacak yenilikler getirmek istiyorlardı. Böylece Türkiye’nin ilk avant-garde resim grubu olmuşlardı. Abidin Dino’nun bu ilk dönem resimleri, D Grubu’nun sergisinde yer aldı.

Atatürk’ten tam not aldı

Abidin, 20’li yaşlarının başındaydı ki, Babıali’de tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Özellikle “Halkın Dostu” gazetesi için yaptığı röportaj büyükgördü. Atatürk’le yaptığı röportajda, Abidin’in çizgileri, Ata’nın gözünden kaçmamıştı. Hatta tarihe şöyle bir anıları düştü.

Abidin Dino, Atatürk’ü resmediyordu ki, Atatürk onuetti ve yanına çağırdı. Resmi şöyle bir inceledi; çok beğenmişti. “Yalnız önümde kadehle olmaz, o kadehi sil” dedi. Abidin de, kadehi silmek için, resmi imzalamasını rica etti. Atatürk, bu isteği tatlı bir gülümseme ile karşıladı ve karşısında duran gen yeteneği kırmadı; resmi imzalamıştı. Abidin, resimdeki kadehi sildi. Sonra da Atatürk’ün kendisine ısmarladığı bir içkiyi karşılıklı içtiler.

Bu onlarınkarşılaşması olmayacaktı. İkinciAtatürk ile karşılaştığında Park Otel’delerdi ve yanında Bedri Rahmi Eyüboğlu da vardı. Atatürk, onu unutmamıştı. Yanlarından geçerken “Merhaba Ressam” diye selamladı ve ona bir içki yolladı…

Birdaha karşılaşacaklardı ve Abidin, üzerindeki gölgeden buhaberdar olmayacaktı bile…

Sinema eğitimi aldı

1933, en verimli yıllardan biri olmuştu onun için. O yıl, Sovyetler Birliği’nin ünlü yönetmenlerinden Sergey Yutkeviç, Cumhuriyet’in 10. Yılı sebebiyle “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeselinin çekimleri için Türkiye’ye gelmişti. Abidin ile Yutkeviç’in yolları D Grubu’nun sergisinde kesişti. Gezdiği sergide Yutkeviç’i özellikle etkileyen resimler, Abidin Dino imzası taşıyordu. Bu gencin özellikle sinemaya yönelmesi gerektiğini düşünmüştü. Yutkeviç, ülkesine döndükten kısa bir süre sonra, Abidin, “Lenfilm Film Stüdyoları”ndan biraldı. Bu noktada Abidin’in kulağınakaçıranözeldi. Abidin, Atatürk’ün öneri ve yüreklendirmesiyle kendisini Odessa’ya giden bir Sovyet gemisi güvertesinde, sonsuzluğu izlerken buldu. Abidin, 1934’te, sinema öğrenimi görmek üzere Sovyetler Birliği yolcusuydu; 3 yıl sürdü.

Burası bambaşka bir dünyaydı. Abidin, Leningrad’da geçirdiği 3 yıl içinde, Yutkeviç ve Eisenstein’den makyaj, reji, senaryo, dekor derken sinemaya dair her bilgiyi, tüm incelikleriyle öğrenecek kadar şanslıydı. Ayrıca Yutkeviç’in yönettiği “Madenciler” filminde çalışarak da öğrendiklerini test etme fırsatı bulmuştu.

Geçen 3 yılda Jean Lods, Pudovkin, Meyerhold, Isaak Babel, Ayzenstayn gibi birçok sanatçı ile tanışma ve çalışma fırsatı buldu. Sol fikirlerle de burada tanıştı. Burası onun sadece sanatsal yönünü beslemekle kalmamış, politik fikirler de aşılamıştı.

Aslında burayı da, işini de, öğrendiklerini de sevmişti. Sanatın görsel yanı onu oldukça cezbediyordu. Ancak çocuk yaşları üzerine düşen savaşın ikincisi de bu yaşına gölge bırakmıştı. 1937’de, Sovyetler Birliği, bünyesindeki bütün yabancı öğrencileri II. Dünya Savaşı nedeniyle ülkelerine gönderme kararı aldı. Abidin de Leningrad’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Sanat Paris’te

Abidin, Sovyetler’dendönüşünün ardından birkaç aylığına Paris’e geçti; sanatın kalbi Paris’e. Dönemin sanatçıları, yazarları,insanları… Picasso, Gertrude Stein, Cocteau, Tzara gibi birçok özel isimle tanıştı, arkadaşlık kurdu. Film çekimlerinde ressam ve dekoratör olarak çalıştı.

Özellikle Sovyetler’de geliştirdiği politik görüşten de sonra, Abidin Dino, kendisini sosyalist ve antifaşist olarak tanımlıyordu. Bu dönemde İspanya İç Savaşı’na katılmak için gönüllüler listesine adını da yazdırdı. Ancak savaş bitince İspanya’ya gidemedi.

(Yaşar Kemal ile)

Abidin Dino yurda döndü

Abidin, 1938 sonunda İstanbul’a döndü. Artık sanat ortamıyla daha yakın ilişkileri vardı ve aldığı eğitim ile kendine güveni daha da artmıştı. “Ses, Yeni Ses, Servet-i Fünun, Yeni Edebiyat, Yeni Adam” gibi birçok dergide yazıları, resimleri ve karikatürleri yayımlanmaya başladı.

Dönüşü muhteşem olmuştu. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını savunuyor, yer yer uyarıcı ve yönlendirici eleştirel yazılarıyla dikkat çekiyordu. Polemiklere girdiği dahi oluyor; faşizme ve ırkçılığa karşı duruyordu.

Sıradaki Haberi Oku  Trump, Alman bilim adamlarına para teklif etti iddiası

1939 Eylül’ünde Ses Dergisi’ne yazdıklarından birinde şu cümleler geçiyordu:

“Köyden köye ağızdan ağza yayılan şarkıların yekûnu, kafamda bir katedral kadar, dört minareli bir cami kadar yer tutuyor. Tıpkı ortaçağ katedrallerini yapanlar gibi, meçhul kalan bu yaratıcıların bazılarını tanıdım. Türkiye’nin rastgele bir ovasında, rastgele karşılaştığım bir köyünde işittiğim şarkılar, sanatın nerede saklandığını bana ifşa etti.”

Özellikle yeteneği ile dikkat çekerek, sanatında sağlam adımlarla ilerliyordu. Ancak bu yükselen yanı başına dert olacaktı. 1939’da, Avni Arbaş, Selim Turan ve birkaç ressam arkadaşı ile imecenin egemen olduğu Liman Grubu’nu kurdular. Balıkçıları, liman işçilerini, yaşamını denizden zorluklarla kazanmaya çalışanları çizmeyi amaçlıyorlardı. 6 aylık bir çalışmanın sonunda açtıkları sergi ile büyük ses getirdiler.

Politik açıdan da oldukçaçeker olmuştu. Bir de üzerine bu sergi, Çorum’a sürülmesineolmuştu…

(Yaşar Kemal ile)

Abidin Dino sürgünde

Çorum’a gelmiş olmak elbette onda hiçbir şey eksiltemezdi. Burada da köy temalı resimler yapmaya başladı. Gittiği toprağın bereketinden sebeplenmeyi biliyordu. Ancak yeni bir sürgünmeselesiydi, ki bu sürgün Türkiye’nin yeni bir değeri, Yaşar Kemal’i tanımasına vesile olacaktı. Kötü olarak nitelendirilen olayların altından böyle güzellikler çıkabiliyor, en ücra kaldırımlarda papatyalar açabiliyordu.

Velhasıl, Abidin burada “Kel” adını verdiği bir piyes yazmış ve bude Adana’ya, Yaşar Kemal’in topraklarına gönderilmişti işte. Bu kez, değerini güneşten kazanmış, pamuk tarlalarında hayatını kazanan Çukurova insanını gözlemledi. Tablolarından tüm gerçekliğiyle Çukurova yansıyordu. Ayrıca heykelle ilgilenmeye de başlamıştı. Burada yaptığı resimler için yıllar sonra şöyle diyecek, sürgünün işe yaradığını gösterecekti:

“Sanki resmettikçe görüyordum içinde yaşadığım Anadolu insanının gerçeğini. Bu resimlerde köylü ilkfolklorik köylü değildi. Gördüğüm yoksul, hasta, sıtmalı köylüleri çiziyordum”.

Picasso’dan etkilendi

Abidin, özellikle çizgi ve desenleri ön plana taşıdığı resimlerinde işçi ve köylüyü kendine has bir üslupla değerlendiriyordu. Bu noktaya, itiraf ettiği Picasso etkisinden gelmişti. Başta onun etkisinde bebek adımlarını atmış, sonra da kendine has tavrı yakalamıştı.

Birçok dergide yayımlanan çizgi ve yazılarıyla, halktan yana duran, gerçekçi bir sanat görüşünü benimsiyordu. 18 Kasım 1938’de, “S.E.S”(Sanat.Edebiyat.Sosyoloji) dergisinin çıkmasına büyük katkısı olmuştu. Kapandıktan sonra daha pek çok derginin çıkışına da ön ayak olacaktı. Zamanla Türkiye Komünist Partisi’nin önemli üyelerinden birisi de olacaktı…

(Güzin Dino ile)

Abidin Dino evlendi

Abidin, 1943’te, Dilbilimci, yazar ve çevirmen Güzin Dikel ile evlendi. Güzin, onun ilk veaşkı oldu; her şeyiydi. 50 yıl süren evlilikleri boyunca mutluluğu kalplerinde hissederek yaşadılar. Öyle ki, 2013’te verdiği röportajda Güzin Hanım dakonusuna özellikle değinmiş, “Çokolduk biz,yaşadık” demişti.

Verdiği bir röportajındasöz konusu olduğunda Abidin Dino da şöyle diyordu çok öncesinde: Bir ömür boyu Güzin’le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum”.

Şükürler olsun, gerçek aşkı tatmadan ölmeyeceklerdi…

Ülkesinden uzakta

Yazdıkları, resimleri, siyasi görüşleri ve ele avuca sığmaz halleriyle Abidin, hayatının enseçimlerinden birini yapmak için yol ayrımında, köşe başında duruyordu. Ülkesinden ayrılmaya karar vermişti. Bu gidişin 20 yıllık bir uzaklık olacağından habersiz, 1951’de, çok yakın bir zamandadönmek üzere ülkesinden ayrıldı. Kuşkusuz şimdi o bebekken ailesinin gitmek zorunda kalışlarını daha iyi hissediyordu. Abidin de yüreğinin savaşından uzaklaşıyordu.

Önce 9 ay Roma’da kaldı. Sonra da Paris’e geçti. Burada eski dostları Picasso ve Tzara ile buluştu. Picasso’nun teklifiyle paylaştıkları atölyede resim ve seramik yapmaya başladılar. Sanattan kopmadığı için şanslı hissediyordu; hatta mutluydu da. Ama bir söyleşisinde kurduğu şu cümle, kalbindebir boşluk olduğunu gösteriyordu: “Burada, Fransa’da yaşadığımı söyleyemem. Burada, Türkiye’yi yaşıyoruz”.

Evet, çoğul konuşuyordu. Çünkü buradahasreti çekme konusunda yalnız değildi. Ömürlük aşkı Güzin zaten duygularını paylaşıyordu. Ama Nazım Hikmet de vardı. ZamanVera Tulyakova’nın da eşlik ettiğiziyaretlerinde Nazım’la sohbetleri, hephasreti üzerineydi.

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

1960’larda, Nazım, sevdiği Vera’ya en güzel şiirler arasında sayılan “Saman Sarısı” şiirini yazmış, Abidin Dino ve yeteneğini de eklemişti dizelere. “Seher vakti habersizce girdi gara ekspres” diye başladığı şiirinde, diyar diyar aşkla gezen Nazım, Abidin’e de soruyordu:

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” ve ekliyordu da:

Sıradaki Haberi Oku  Koronavirüs nedeniyle oyun indirmeleri kısıtlanabilir

“İşin kolayına kaçmadan ama”.

Aralarındaki bu nüktedan haller, insanın yıllar sonra bile içine dokunuyor doğrusu. Abidin, bu afilli şiire mutluluğun, belki de tezata düşüp mutsuzluğun fırçasındaki karşılığını da verebilirdi elbet;onun eli kalemine gitti ve şiirle verdi karşılığını:

“…

Bağrımıza bassaydık seni,

Yapardım mutluluğun resmini

…”

Bu şiirleşmeden sonra Abidin Dino’ya her röportajında sorulur oldu: Mutluluğun resmini yapmış mıydı, ya da yapacak mıydı? Birinde bu sorula cevabı şöyleydi:

“Mutluluğun değil;sevincin resminizaman yaptım. Mutluluk süreklilik gerektiren bir şey. Resim tarihinde pek de yapabilen olmadı. Korkunun, çirkinliğin, sefaletin, mutsuzluğun yapıldı da, mutluluğun hayır. Büyük sevinçler yaşadım. Evet,tekrar yaşadım. Bir ömür boyu Güzin’le yaşamak mutluluğun eşiğinde yaşamak demek. Güzin olmasaydı, çoktan yok olmuştum”.

(Güzin Dino ile)

Paris’te neler yaptı

İşinyanı bir yana, elbette burada sanat alanında pek çok çalışmada bulundu. 1954’ten itibaren 8 yıl boyunca Paris’in “Mayıs Salonu” sergilerinde bulundu. Ayrıca Paris’le sınırlı kalmadı ve Amerika, Fransa, Cezayir gibi başka ülkelerde de sergilerini açtı.

1979’da seçildiği Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onur Başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı gibi geniş çaplı ve önemli görevlerde yer aldı.

“Atom Kokusu”, “Savaş ve Barış”, “Dört Kent”, “Dağ-Deniz” gibi birçok eseri ile müze, galeri ve koleksiyonlardaydı. 1968’de Paris sokaklarında yaşanan olaylarda etkinlikleri resmetti. Türkiye’de ilk kişisel sergisini 1969’da açtığında, bu çalışmaların bir bölümünü de sergiledi.

Ödülleri

Elbette renkli yeteneğiyle ortaya çıkardığı eserleri ödüle değerdi. 1989’da Fransız Kültür Başkanlığı’nın “Sanat ve Edebiyat Altın Şövalye Nişanı”na layık görüldü.

1966’da yönettiği Dünya Futbol Kupası konulu “Gol” belgeseli ile İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi’nin yönetmen Robert Joseph Flahert anısına verdiği “Belgesel Film Ödülü”nü aldı.

Ve ömürlük ödülü ise, Avni Arbaş, Selim Turan, Hakkı Anlı, Nejat Devrim, Mübin Orhon, Albert Bitran, Fikret Mualla, Hakkı Anlı gibi özel birçok isimle beraber “Paris Türk Ekolü Pentür Sanatçıları” arasında onun da adı altın harflerle yazıyordu.

1993’te de el motifinden oluşan heykeli, Maçka’ya konumlandırıldı. Ayrıca aynı yıl “Acıyı Çizmek” ve “Biçimden Öte” kitapları yayınlandı…

 

Abidin Dino öldü

Abidin’in kısa süreli planladığı ayrılık 20 yıl sürmüştü. Türkiye’deki ilk kişisel sergisini 1969’da açmıştı, evet;ülkeye gelmek için daha 10 yılı vardı. 1979’da, Fransız Plastik Sanatlar Birliği’nin Onursal Başkanı seçildiği yıl, dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından İstanbul’aedildi.

Bundan yıllar sonra 1990’da, troid kanseri teşhisi kondu. Buralara sistemli bir şekilde gelmişti aslında. Yakasını bırakmayan sağlık problemleribir şekilde ilkSovyetler Birliği dönüşünde ciğerlerinde baş gösterdi. Paris dönüşünde de askerlik yapamayacağını bildiren bir raporu vardı. Ancakde askere alınmıştı. Askerlik koşulları zorluydu; burada da ciğerlerindeki verem mikrobu böbreklerini etkiledi. İlk böbrek ameliyatını ooldu. Ancak bude ameliyat yarası kapanmamış, uzun yıllar bunun acısını çekmişti. 1966’da ikinci ameliyatını oldu ve buböbreklerinden biri alındı. Ameliyatının ardından 3-4 ayı da sanatoryumda geçirdikten sonra veremden kurtulmuştu. Tabii bünyesi artık oldukça hassaslaşmıştı. Gezindiği birçok problemden sonra da kanser de karar kılmıştı.

Bu kanser onun 3 yıl daha yaşamasınaverecekti. 7 Aralık 1993’te, Paris’te hayata gözlerini kapadı. Cansız bedeni, özlemini uzun süre çektiği ülke topraklarına, İstanbul’a getirildi ve Aşiyan’daki aile mezarlığına defnedildi. İşte Maçka’daki el motiflerinden heykeli de odikilmişti. Sonra da Kadıköy’e bir heykeli dikildi.

(Güzin Dino ile)

Kuşkusuz hepimiz yaşayacağımız hayatı, o hayatı kiminle yaşayacağımıza kendimiz karar veriyoruz. Abidin Dino da, sanatla dolu, aşkı es geçmediği bir ömürden yana kullanmışşansını. Söylenecek pek çok şey olsa da ben bu yazıyı Abidin Dino’nun, 1967’de sağlık problemlerindenömürlük aşkı Güzin’e yazdığı birkaç cümle ile bitirmek istiyorum:

“Sevgilim,Penceremden, otelinden çıkıp koskoca valizini taşımanı seyrettim. Çabuk dön! Sevmenin de iniş çıkışları var. Sabah doktorlar komşu binada göğsüme baktılar, iyiyim. Babacan biryeşil ışık yaktı ameliyata,de analizlerin sonucunu beklemeliymişiz… Kaç gün? Bilmiyorum. Saat 2’de Londra ile konuştum. Monica evde idi, Octavio gidememiş. Ne iğne ne hap, ilaçların ilacı sensin. Sanırım en önemlisi, damla damla sevgili gözlerin. İyileşeceksem onlar iyileştirecek.

Abidin

(3 Şubat 1967, Montpellier)”

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap